« Önceki |

1/11/2006

Karar; aklın durması halidir.

"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."

 

Lao Tzu

30/10/2006

Hintli Bilge Ressam

Hindistan'da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yapıtlarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve onu "Renklerin Ustası" olarak anarlarmış. Onun yetiştirdiği bir ressam artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak hocasına götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

 

Hoca ise; " Sen artık ressam sayılırsın. Artık senin resmini halk değerlendirecek." diyerek, resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.

 

Öğrenci denileni yapmış Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Alıp resmi götürmüş hocasına ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Hocası ise; üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.

 

Öğrenci yeniden yapmış resmi ve yine hocasına götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş hocası. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte. Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

 

Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış. Çok sevinmiş ve koşarak hocasına gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

 

Hocası ise; "Sevgili oğlum, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci durumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin." demiş. Ve devam etmiş;"Yapıcı olmak eğitim gerektirir... Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi. Sevgili oğlum, Mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinizin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın."

 

Hocası son olarak,"Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma." demiş.

 

İnternetten

17/10/2006

Fırsatlar Önümüzde, Bizi Bekliyor…

 

Fırsatlar Önümüzde, Bizi Bekliyor…

 

 

Fırsatlar yakalandıkça çoğalır.

Sun Tzu

ÖMER AKŞAHAN

 

 

Bugün deve dikeninden söz etmek istiyorum. Bu bitkinin ne olduğunu birçoğumuz biliriz. Başlığa bakıp da fırsatlarla devedikeni arasında bağ kuramadıysanız, üzülmeyin, ben de kurma heveslisi değilim. Peki, hadi bu girişi anladık, okuru şaşırtma adına yapıyorsunuz, dediğinizi duyar gibiyim, evet, okur daima haklıdır!

 

Deve dikeni benim için bir simge; mor, beyaz renkli taç yaprağının cazibesiyle bize kendini kolayca cezp eder. Ayrıca fotoğrafçıların favori objelerinin de başında gelir. Bakmayın siz gülün çalımını, endamını, deve dikenindeki çekicilik bir çok çiçekte kolay bulunmaz. Hatta bu çiçeği hastalık derecesinde sevenler de var. Bu bir simge benim için, nasıl mı? Söyleyeyim, devedikeni hayatımızda karşılaştığımız hatta önümüze geliveren bir fırsat gibidir. Çünkü devedikeni fırsatlar gibi kendini kolay ele vermez; yaklaştığınızda ise onu nasıl tutacağınızı bilmezseniz sizi kolayca savuşturur.

 

Fırsat aynı zamanda kelebeğe de benzer. Her fırsat görebilenler için kelebek gibi ardından koşturtur. Yakalayabilirsek yeni fırsatlar kapısını aralar. Kendi yaşantıma dönüp baktığımda, fırsatların karşıma çıktığını anladığımda üzerlerine gittim. Peşini uzun zaman bırakmadığım oldu. Bunların başında yurtdışında öğretmenlik fırsatı vardı ki, aynen devedikeni gibi kendini kolayca ele vermedi. Ancak üçüncü denemede yakalayabildim.

 

Kimileri de fırsatı, kuyruklu yıldıza benzetir. Eskiler “teşbihte hata olmaz” derler. Doğrudur. Hangi konuda olursa olsun, yaptığımız benzetmeler, kendimizin ona hangi pencereden baktığımızı gösterir. Fırsat da, önüne geldiği kişinin bakışına –doğrusu onun ruh durumuna göre- şekil ve renkte  görünür. Bana göre fırsat olan bir şey, kimilerine göre kolayca es geçilebilir. Oysa ben, o fırsatı yakalamak için yıllarca beklemişimdir.

 

Fırsat, suya salınan olta gibidir. Oltanın titreşimlerinden iyi anlayan biri için balığı yakalamak ne denli kolaysa, fırsatı da değerlendirmek o denli kolaydır. Ancak herkesin olta atacağı bir su yoksa, orda fırsat yok mudur?

Fırsat, kişinin yaşadığı ortama kolayca ayak uydurur. Bukalemuna benzetebiliriz. Kayada size görünebilir, ağacın gövdesinde, dalında velhasıl yaşamın her anında fırsat hep bizimledir. Gören göz için o, her zaman yakınımızda, onu kucaklamamızı bekler.

 

Fırsat, akarsuda karşı kıyıya fırlatmayı düşlediğimiz kaydırak taştır. Ancak onu karşıya ulaştırmak onu ne kadar istediğimize bağlıdır. Fırsatın sizinle olması için yeter ki, suya taş fırlatmayı sürdürün; o, bir gün karşı kıyıda mutlaka sizi bekleyecektir!

 

Foto:http://www.blogcu.com/yansimalar

16/10/2006

Nobel Travması

 

Abdullah Şevki

 

Topu topu ikibin beş yüz, hadi bilemediniz beşbin kişinin edebiyatla ilgilendiği, ulusçuluğun ilkel ve en romantik biçiminin bireysel davranışları yönettiği bir ülkede dünyaca tanınmış Orhan Pamuk gibi bir yazarın Nobel edebiyat ödülünü alması toplumsal travmaya neden olmuştur! Böylesi kültürden yoksun bir toplum elbetteki  Nobel ödüllü bir yazarla, Nobel edebiyat ödülüyle ne yapacağını bilemeyecektir. Romantik ulusçu tepkilerle en kültürlüsü bile “ödülü derhal reddetmeli” gibisinden fanatik, budalaca önerilerde bulunmaktadır. En iyi bildiğimiz hem içinde yer almaya çabaladığımız hem de düşmanlık yaptığımız batıya ne olursa olsun karşı çıkmaktır. Saçma sapan, anlamsız bir gururla... Çok önemli bir edebiyat ödülünü de bu anlamsız tepkilere kurban etmek peşindeyiz. Türkiye’nin dünya ulusları içersinde kültürle, sanatla yerini alması ve tanınması gerektiği zorunluluğunu bir türlü anlayamamak. Evrensel kültüre sanat ve edebiyat ürünleri armağan etmemiz gerektiğini yadsımak. Ne adına, gerçekte hiçbir temeli olmayan “ulusal gurur” adına. Kendine bu ölçüde zarar veren başka bir ulus yoktur. Günümüz dünyasında batı kültürü ve değerlerinin tartışmasız hakimiyeti karşısında bu değerlerin farkında olmayarak batı ile didişmek. Yaptığımız bundan başka bir şey değil. Orhan Pamuk’un Nobel ödülüne kadar, hangi sanat, edebiyat ve kültür çalışmasıyla tanındığımızı kendimize sormalıyız? 

         Türkiye’de yaşayan toplum, dünyada, savaşçı, yok edici, kültür düşmanı bir ulus olarak değerlendirilmekten kurtarılmalıdır. Asıl “kurtarma” bu alanda gerçekleştirilmelidir. Orhan Pamuk’u önce toplumumuz tanımalıdır kitaplarıyla, düşünceleriyle... Onun kitaplarını okumadan kulaktan dolma yarım yamalak bilgilerle uzun uzadıya değerlendirme yazıları yazanlar vardır. Nobel ödülü belki Orhan Pamuk’un ne yaptığını ya da yazdıklarını daha iyi anlamak gibi bir gelişmeye neden olabilir toplumumuzda. Futbolda, savaş alanlarındaki başarılara kilitlenmiş toplumun bu ilkel anlayışı değişmeli, düşünsel, kültürel düzeydeki başarılara yüzünü çevirmeli ve bundan hoşnut olmayı bilebilmeli, öğrenmelidir. Romantik ulusçuluk yerine akılcılığa, küresel kültür ve sanat değerlerini özümsemeye, içselleştirmeye şiddetle gereksinimimiz vardır.

Fransa tarihsel gerçekleri gözardı ederek kararlar aldıysa Fransa’ya savaş açacak değiliz. Nobel ödülüyle bunun arasında bağlantı kurmak da saçmalığın daniskasıdır. Toplumumuz Nobel ödülünün keyfini çıkartabilir. Medyada kültürlü geçinen sözümona köşe yazarları bile anlamsız bir ulusçu hamaset yaygarası uzmanı olmuşlardır. Bu hamasetin amacı Orhan Pamuk’un ödülünü ulusal düzeyde değersizleştirmek, onu hedef tahtası durumuna getirmektir. Umarım bu ilkel ulusçuluk Orhan Pamuk’un can güvenliği açısından bir tehdit oluşturmaz. Toplumumuz sanat ve kültür alanındaki başarılara kapalıdır. Yazı yazan, düşünen, yazıyla sanat ürünleri yaratan yazar, şair ve edebiyatçılara öteden beri bir düşmanlıktır sürüp gitmektedir. Orhan Pamuk da bu kez bu düşmanlıktan payını almamalıdır.Orhan Pamuk’un ödülüne karşı çıkanlar Özdemir İnce gibi çapsız, sözümona edebiyatçılardır. Özdemir İnce hiçbir zaman bir şey olamayacaktır. Sürekli yanlış bilinen ulusçu arkaik fikirleri yinelemektedir. Unutulacaktır! Kıskançlık içersinde, bedeninden çatlamalar, çıtırtılar yükselmektedir. Hilmi Yavuz da aynı durumdadır. Edebi hafiflikle Orhan Pamuk’a yönelttiği eleştirilerin tümü havada kalmıştır. Orhan Pamuk’u beğenmemek, anti-emperyalistlik, anti-küresellik, solculuk, yurtseverlik vs. değildir. Düpedüz budalalıktır. Bir yazarın duruşuna, edebiyatına saygılı olma olgunluğunu gösterebilmeliyiz. Orhan Pamuk başarılıdır ve Nobel ödülünü hak etmiştir!  Şoku atlattıktan sonra ne yapacağınıza karar veremiyorsanız ben size söyleyeyim: Sevinin! Çünkü bu ödül, içine kapanık Türkiye edebiyatının evrenselleşebilmesi adına önemli fırsatlar sunacaktır; yararlanmayı bilebilirsek eğer. Türkiye askeri bir demokrasi değil, gerçekten demokrat sanat ve kültür toplumu olmalı, böyle tanınmalıdır. Doğru ve gerçekçi olan budur.

 

Yazı www.mevsimsiz.com'da yayımlanmıştır.

15/10/2006

KAYBETTİĞİNİZDE ALDIĞINIZ DERSİ KAYBETMEYİN!

 

KAYBETTİĞİNİZDE ALDIĞINIZ DERSİ KAYBETMEYİN!

                               

Ömer AKŞAHAN

 

Hayatta en çok ne kaybettiğinizde üzülmüştünüz, hiç düşündünüz mü? Bu soruyu kendime sorduğumda, ilk aklıma gelen şey kaçırdığım otobüs geliyor. Yüksek okulda okudum yıllarda Konya Aydın arası epey yolculuk yaptım. Otobüsler Şarkikaraağaç üzerinden geçerdi. Yine böyle bir seyahatte otobüsümüz Şarkikarağaç’ta kısa bir mola vermiş, ben de fırsattan yararlanıp yakında bir camiye giderek vakit namazı kılmak istemiştim. Abdest falan derken zaman bir hayli geçmiş, olduğunu durak yerine gelip de arabayı göremeyince anlamıştım. Arabayla birlikte valizim de kalk gidelim demişti. O yıllar şimdiki gibi cep telefonu şöyle dursun normal telefonla birilerine ulaşmak ne mümkün! Yazıhaneci orta yaşlı, buruşuk suratlı adama yalvar yakar bir sonraki durak olan Eğirdir’deki yazıhaneciye telefon ettirebildim.

 

_Alo, ben Şarkikaraağaç’tan Yörüklerin Ahmet. Burda yanımda bir yolcu var. Size gelen İzmir arabasında onun kahverengi deri kaplı valizi kalmış, onu bir zahmet yazıhaneye indiriver. Saatçi Osman varmış orda. Haber ver de gelip alsın. Yolcunun akrabasıymış. Hadi hayırlı işler.

 

Telefonla valizin bensiz Aydın’a gitmesini önleyebilmiştim. Sırada kendim vardı. Pat diye arkamdan ikinci bir arabanın durağa gelmesini beklemek abesti. Yazıhaneci Ahmet amcanın önerisiyle kendimi Isparta yoluna attım. En yakın olasılık gördüğüm ilk kamyona otostop çekmekti. Sonunda bunu da başardım. Eğirdir’e akrabalarıma pardon valizime kavuştum! Gençliğimde yaşadığım bu anı, zamanın ne denli kıymetli bir varlık olduğunu kavramamda önemli bir rol oynadı.

 

Günümüzden yaklaşık 35 yıl önce aldığım bu dersi hiç unutmadım. Gün geldi ben de Avrupa’ya çalışmaya gittim. Orada öğrendiğim ilk şey, ziyaret edeceğim kişinin kapısına ne beş dakika önce ne de beş dakika sonra gidilmeyeceğiydi. Bunu hiç garipsemedim. Öyle ya, yaşamı kazanmak adına en fazla önemseyeceğim şeyin zaman olduğunu çoktan bana hayat öğretmişti. Zamanı iyi kullanma sanatını bir de politikacılar öğrense ne çok şey kazanırdı ülkemiz, değil mi?

 

Türk Tarih Kurumu Başkanının TV’deki söyleşisini izledim. Gündemdeki Ermeni konusunda ilginç noktalara değindi. Söz arasında kendi tarihimizi kendi insanlarımıza yeterince ve doğrularıyla anlatamadığımıza da değindi. Kendim de tarihe meraklı ve üst düzeyde okumuş biri olarak Yusuf Halaçoğlu’nun görüşlerine katılıyorum. Neden kazandıklarımız kadar kaybettiğimiz onca savaşın nedenleri üzerinde duramadık. Onları okuduğumuz ve irdelediğimizde oysa ne çok şey öğrenecektik. Aynı hataları tekrar etme gafletinden, aymazlığından kurtulabilirdik. Bir öğretmen olarak tarihimizi yeterince öğrencilerime öğretememenin eksikliğini hep içimde hissettim.

 

Yitirdiğimiz her bir deneme, kazanmaya giden yolda çıkmamız gereken merdivenin  basamaklarından başka nedir ki? Edison bunun en seçkin örneğidir. Onun elektriği on bin birinci denemede bulması, kaybettiği denemelerden aldığı dersi kaybetmemesine borçludur. Gençlerimize vereceğimiz en önemli öğüt de sanırım bu olmalı:

 

Kaybettiğinizde aldığınız dersi asla kaybetmeyin, bir yerlere kaydedin!